LETAİF-İ HAMSE (BEŞ LETAİF)

Sufilerin kanaatlerine göre insan kendisinde beş tane ‘mutlak’ olan unsuru barındırır. Letaif-i hamse diye isimlendirilen bu unsurlar insan bedenine yerleştirilmiştir. Bunlar şöyle ifade edilirler: Kalp, göğsün sol tarafında bulunan ve yeri hemen hemen bildiğimiz kalbin yeridir.

Ruh, kalbin tam karşısında ve göğsün sağ tarafındadır. Sırr, daha yüksek bir şuurun ilk aşamasıdır. Orijinal bir terim olan sır, deruni şuur olarak da isimlendirilir. Hafi, gizli sözlük anlamının yanı sıra, derin gizlilik anlamını taşır. Ahfa, mahalli beyindir. işleyiş alanı olan beyin ve kalp arasında görev yapar. En gizli anlamına gelir.

Tarikatlar salikin  seyr-u sülukunta izledikleri iki yol vardır; birisi nefsani tarik ve diğeri Ruhani tariktir. Kadiri tarikatı gibi tarikatlar nefsani yoldan; Nakşi tarikatı gibi tarikatlar da Ruhani yoldan seyr-u sülûku tamamlatırlar. Ancak son dönem tarikatlarında nefsanî tarikatlarda da ruhanî tarikatlarda olduğu gibi nefsin eğitimi yanında letaif zikri ile de seyr-u sülûk yaptırılmaktadır.

Hasan Basrî (v.110/728) ve ondan sonra gelenler, bu deruni faaliyetin safha safha kazandırdığı ruh mertebelerine letâif dediler. Onlara göre tasavvuf, bir aksiyondur ve bu aksiyonun her safhasında ruh yeni bir mertebe kazanır, latif olan alemlerden bir pencere açılır, böylece insan nefs, kalp, ruh ve sır mertebelerini açar. Her mertebe bir hicap ile ötekinden gizlenir. Onların bilinmesi ancak tadılma yoluyladır. Tatma ise yaşamak, yani iç aleme ait aksiyonla kendini o mertebe haline getirmekten ibarettir. Mutasavvıfların gözünde miraç işte bu ruhi yükseliş hadisesidir. Kendi iç alemini imar eden mutasavvıf, kendi gayretleriyle bütün insanların bu ruhi yükselişini temin edeceğini ilan eder.

İlk dönem sûfîlerinden Sehl b. Abdullah Tüsterî (v.273/886) henüz çocukken dayısının kendisine bir evrâd öğrettiğini, bu evrâda devam ederken önce kalbinde sonra da sırrında bir tatlılık hissettiğini ifade etmiştir.

Bu rivayet hem ruhun farklı idrak mertebeleri olan “kalp” ve “sır” gibi kavramların eskiden beri sufîler arasında bilinmekte olduğunu, hem de bu mertebelerin ruhî tecrübelerle öğrenildiğini göstermektedir. Sistematik olarak kalp, ruh, sır gibi latîfelerden bahseden Kitabu’l-Muhabbet sahibi Amr b. Osman el-Mekkî’dir (v.291/904).19 Hâkim
Tirmizî (v.320/932) Beyânü’l-fark beyne’s-sadr ve’l-kalb ve’l-fuâd ve’l-lüb adlı eserinde ruhun farklı boyutlarını ve bunların özelliklerini ana hatlarıyla ele almıştır.

Tirmizî’ye göre sadr, kalp, fuâd ve lüb aynı bütünün iç içe geçmiş halkaları gibidir. Sadr gözün beyazı, kalp renkli kısmı, fuâd göz bebeği, lüb de gözün nuruna benzer. Bu mertebeler derinleştikçe idrak seviyeleri de artmaktadır. Sadr nefs-i emmâre, kalp nefs-i mülhime, fuâd nefs-i levvâme, lüb de nefs-i mutmaine ile irtibatlıdır.

İmam Gazzâlî (v.505/1111) kalp, ruh, nefis ve akıl lâtîfelerinden bahsetmekte olup, sır, sırr-ı sır, hafî ve ahfâ’yı zikretmemiştir.

Alem-i emr letaifi, alem-i halk letaaifinin gölgesi mesabesindedir.
Muhyiddin İbnü’l-Arabi’ye (v.638/1240) göre, letaif-i hamse adı verilen nefs, kalp, ruh, akıl ve sırdan oluşan bu beş latîfenin her biri tek bir varlıktır. Ancak terakkileri sebebiyle değişik şekil aldıkça ayrı ayrı değerlendirilir ve farklı isimler alırlar.
Hemedani (v.535/1140) şöyle demektedir: İslami terbiye ve aydınlığın mekanı beden, imani terbiye ve aydınlığın mekanı kalp olduğu gibi, ihsani terbiye ve gönül, kalp ve nefsin insan üzerindeki etkilerini, aydınlığın mekanı da sır/gönül ve ruhtur:

Ruh “sanki Onu görüyormuş gibi” ifadesinin mekanıdır. Sır ise “bilesin ki O seni görür.” ifadesinin tecelli ettiği yerdir. Kalp ile sır arasındaki fark şudur: Kalp dönüşkendir, farklı alemlerde dolaşır.

Bazen sır ve ruh perdesinde Allah Tealanın izzetini görür, bazen yine sır ve ruh örtüsünde meleklerin saflığı ve temizliğini müşahede eder. Ara sıra kalp gözüyle, Peygamberlerin karakterlerini görür, bazen diriliş gününü göz önüne getirir, bazen de kaza ve kadere nazar eder.

Sır ise halden hale dönüşmez. “O seni görür” cümlesinin korku ve heybetinde istikrarlı bir şekilde durur. Gecesi ve gündüzü, hazarı ve seferi ondan haberdar olmadığı gibi, o da bunlardan haberdar değildir.

Allah Tealanın kendisine nazar ettiğini, ne söylese, ne yapsa ve ne düşünse hepsini görüp bildiğinin farkında olarak istiğrak haline geçer.

Görüldüğü üzere ruhu arındırarak, letaifi çalıştırmak suretiyle nefis de, asli safiyetine kavuşan ruha teslim olur ve Ruhani seyir (seyr u süluk) kemale ulaşır.

Kulluğumuzu gerçekleştirmek, nefsin negatif eğilimlerini en aza indirgemek için nefisle mücadele etmemiz bir gerekliliktir. Zikre ülfet kesbederek çalıştırıldığında zikr-i sultani dediğimiz bütün bedenin Allah Tealayı zikretmesi mertebesine ulaşılır.

Klasik tasavvufi eserlerdeki bilgilerden letâif-i ruhaniye dediğimiz kalp, ruh, sır, hafî (sırr-ı sır), ahfa olarak sıralanan zikir mahalleri Sehl b. Abdullah Tüsteri, Amr b. Osman Mekki, Hakim Tirmizî ve Abdülkadir Geylani’ye kadar ulaşabilmektedir.

Kadiri ve Nakşi tarikatlarında yapılan seyr-u sülukta latîfelerin esması değişiktir. Bu, Kadirilikte “La ilahe illallah” kelime-i tevhidi, Nakşilikte ise “Allah” ism-i şerifidir.

Her ne kadar Kadirilik nefsani yol, Nakşilik ruhani yol olarak biliniyor, birisi nefsi terbiyeyi diğeri ise ruhu tasfiyesi esas alıyor ise de her iki tarikat da birbirlerinin terbiye metotlarını kullanmaktadır.

Mutasavvıflarların ekserisine göre letaifin isimlerinin farklılıkları onların özlerinin farklı oluşunun değil vasıflarının farklı oluşundan kaynaklanmaktadır. Çünkü öz birdir.

KAYNAK: TASAVVUF TERMİNOLOJİSİNDE LETAİF-İ RUHANİYYE -İsa ÇELİK

Lüten Yazıyı Paylaşın Ve Beğenin :
manevidestekdayanisma@hotmail.com
Facebook
Twitter
Pinterest
LinkedIn
Instagram

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Subscribe  
Bildir